Kişinin kendi hikayesini kabul etmesi bir özgürlük imkanı vaat eder mi?

Kişinin kendi hikayesini kabul etmesi bir özgürlük imkanı vaat eder mi?

Spinoza mektuplarında kişinin eyleminin bilincinde olması ama bilincinde olduğu eylemin “nedenlerinin” bilincinde olmaması ikililiği ile özgür irade konusuna dair katkı sunmuş bir düşünürdür. Mektuplarında bir yerde havaya fırlatılan taş üzerinden, taşın kendini özgür zanneden yönünü vurgular. Spinoza’nın taşı; yönü, ivmesi, rotası, hedefi olan ve akış içinde hareketli halde bulunan bir taş olarak karşımıza çıkar. Spinoza, eğer bu taşın bir bilinci olsaydı hala böyle mi düşünürdü diye sorar. Bu metafor üzerinden baktığımızda bilmediğimiz birçok şey vardır, mesela bu taşı kim fırlattı, neredeydi, o hareketin kaynağı neydi, taşı fırlatan kişi yaşlı bir adam mıydı yoksa küçük bir çocuk mu? Bir sürü belirsizlik ardı ardına devam eder bu sorgulamalarda. Bu belirsizlikler bir bakıma nedensellik kavramının varlığını sorgulatacak hale gelebilir. Tıpkı bu taş gibi, kişiler de benzer hisler içinde olabilir. Hayat dediğimiz de bir bakıma havaya fırlatılan taş gibi olmak değil midir? Kişiler bu akışın içinde bazen kendilerini her şeye hakim, tüm güçlü ve kontrol illüzyonu içinde hissedebilirler. Ama ya öyle olmayan bir tarafı da mümkünse?

Unutulan ve Kaybolan Kaynaklar

Bilinç, doğası gereği sahiplenicidir. Çünkü bilinç, eylem ve hareketten sonra devreye girer. “Hatalarımdan ders çıkardım, bir daha aynısını yapmayacağım” derken ortaya çıkan ifade gibi. Psikanalitik bir ifadeyle, “retroaktif anlam üretimi” işlevi burada kendini gösterir; post hoc bir hikaye yaratımı söz konusudur burada. Taş örneğinden gidersek, bu taş hareketi, yönü ve ivmesi için kusursuz bir hikaye üretebilir. Bu hikaye belki hiç gerçekten var olmamış bile olabilir.

Peki bu neden yapılır? Kaynağı ve nedeni bilmek tehlikeli, sarsıcı olabilir. Taş metaforundan devam edersek eğer, “kim beni fırlattı” ya da “bu akışı ben gerçekten ister miydim?” soruları kendini ortaya çıkarabilir. Bu sorular ve bu soruların beraberinde getirebileceği, başta kaygı olmak üzere çeşitli duygular kişinin belirsizliklere karşı var olma halini etkileyebilir ya da savunma mekanizmalarını sarsabilir. Yani, bir bakıma edilgen olmak, aciz olmak, kontrol arzularının yetersiz olması, bastırılmış arzuların ortaya çıkabilmesi gibi bir sürü duygu bu sorulara eşlik edebilir. Kaynağı yok etme çabası, bir bakıma özgür irade yanılsamasını da besleyen bir işlev olarak kendini ortaya çıkarabilir. Ferenczi’nin yaklaşımıyla paralellik gösteren bir durumdan bahsedilebilir; bir çocuğun başına gelenleri sanki kendi iradesiyle ortaya çıkmış gibi ifade etmesi buna örnek verilebilir. Acıyı örten bir tarafı var belki de. Bu durumu hayatta da görebiliriz; kendi duygusal ihtiyaçları ve beklentilerini karşılamayan ilişkilerde bulunan kişilerin sürekli olarak başkaları için çaba içinde olması, düzeni belirlemeye çalışması ve başkalarının ihtiyaçlarına aşırı duyarlı olması gibi. Bu örneklerde kişi belki bunları bilinçli yaptığını varsayabilir, ama fırlatılmadan önceki halini taşıyamamaktan ortaya çıkan endişeler nedeniyle bunu yapıyorsa?

Kurucu Ya Da Kıstırıcı Bir Hakikat Olarak “Dil”

Türkçe ve dünyada birçok dil yapısı gereği bir özneyi ve bir faaliyeti zorunlu kılar. Mesela “gittim” derken burada bir kişi ve bir eylem, gitmek hareketinden bahsedilir. Konuşan ve hareket halinde olan bir özne vardır her zaman. Chomsky dil üzerine derin araştırmalar ve çalışmalar gerçekleştirmiş bir düşünürdür. O, dünyaya gelen bir bebeğin nasıl olur da kısa bir zaman sonra konuştuğu dilin gramer yapısından derin söz öbeklerine kadar bir dili kusursuz konuşabildiğini sorgulatmıştır. Kendi iradesiyle yükseldiğini sanan taş örneğinde gidersek eğer, Chomsky bu taşın konuşma becerisi hakkında şunu ifade edebilirdi: Bu taş konuşmadan önce biyolojik olarak konuşabileceğine ilişkin bilgi ve yeti zaten onda vardı. Yani, dil evrensel olarak biyolojik bir altyapısı olan bir gerçek olarak karşımıza çıkar. Söz konusu olan, belirlenimci bir durumdur.

L. Wittgenstein ise dili bir yaşam biçimi olarak ifade eder. Ona göre aslolan dilin nasıl kullanıldığıdır, dilin nasıl bir bağlamdan ortaya çıktığı değildir. Wittgenstein konuşabilen bir aslan hayal etmenin mümkün olduğunu, ama onu anlamamızın mümkün olmadığını ifade eder. Tıpkı özgür iradenin hayal edilebilmesi, ama bağlamda özgür iradenin olmadığının hissedilmesi gibi çelişkili bir durumu tarif eder. Ona göre dil içselleştirilmiş kuralları olan ve nadiren sorgulanan bir yapıdadır. Bu bana psikodrama çalışmalarındaki rol katılığını düşündürdü. Çoğu kişi kendini belirli kimliklerle ifade etmeye yatkındır. Mesela “Ben çocuklarım için her şeyi yaparım” diyen fedakar bir anne, anne kimliği dışındaki kimlikleriyle yeterince ilişki içine giremez. Taş örneğinden gidersek eğer, yükseldiğini hayal etme oyununu oynamak, neden bu akışın içinde olduğuna dair hislerini de kısıtlar. Fedakar anne rolünü taşımak, örneğin yaratıcı bir öğretmen olma rolünü de kısıtlayabilir. Burada sorgulamak yeni bir yaşam biçimini de kurabilmek için bir anahtar gibidir.

Psikanalist Lacan ise öznenin dilde kurulduğunu, ama bu öznenin hiçbir zaman tam, kusursuz ve eksiksiz olmadığını belirtir. Ona göre “söyleyen ben” ve “sandığım ben” arasında bir eksiklik her zaman vardır. Ne kadar söyleyen ben tarafında olursa kişi bir o kadar da kaybolmaktadır adeta. Konuşurken özgür sandığımız o an, belki de en çok belirlendiğimiz andır, der. Taş örneğinde gidersek eğer, biri fırlatmasaydı o hiçbir zaman hareket halinde olamayacaktı, biri ne kadar güçlü fırlatsa o kadar yükseğe çıkacaktı. Tam da o taş, ben yükselen bir taşım dediğinde onu akışa sürükleyecek bir ötekine ne kadar muhtaç olduğunu bu sayede gizleyebilecekti. Kişiler içinde bu geçerli belki de... Örneğin meslek seçimi, partner seçimi gibi hayatın olağan akışında ortaya çıkan bir sürü deneyim belki o akış öncesinde önemli ötekiler, kültür, aile, mahalle gibi bir sürü üretim alanı ile ilişki içinde olabilir.

Biyolojik, simgesel veya kültürel olsun biz konuştuğumuzu zannederiz ama belki de konuşan biz konuşmadan önce bize verilenlerdir.

İnsanlar gelirler, bakarlar, anlamaya çalışırlar, alışmaya çalışırlar, bir an gelir ve düşünmeye başlarlar. Söz ve düşünce en son gelir, tıpkı havaya fırlatılan taşın “Spinoza’nın taşı” tam da her şeyi bildiğini varsaydığı o bilinçli andaki gibi. Bireysel terapide olan tam da bu belki, o an bilinmeyen ve merak edilen anda en önemlilerin ortaya çıkması gibi.

Rol ve Özgürlük: Psikodramatik Bir Bakış

Psikodramanın en etkileyici taraflarından biri şu ki, bir çember etrafında üyeler bir araya geldiği o ilk karşılaşmada yüzlerce önyargı, rol ve kesinlik söylemi de çemberin içinde kendine yer bulmuştur. Sonra sahne kurulur, bu sahne tüm bunların çalışılmasına alan açar. Kişi bazen bir başkasına kendi hayatından rol verir, bazen ise bir başkasının hayatından bir kişinin rolünü alır. Bu verilen rol hakkında kişi düşünmeye başlar, neden özellikle bu role seçildiği, belki içsel dünyada daha önceki deneyimleriyle bütünleşir. “Ben kimim?” ve “Neden bu durumlarda bu şekilde davranıyorum?” sorusu çok derinlerdeki çatışmaları ortaya çıkarır. Bu, tam da havaya fırlatılan taşın durumunun tam tersidir. Bir sürü kimlik öğesi, tanım ve önyargı her zaman oradaydılar. Sahne bunun görülmesini sağlar. Otomatik olarak yapılan ve kişinin kendi iradesi altında yaptığını sandığı şeylerin bir anda ters yönde ne kadar belirlenmiş bir yapıda olduğu ortaya çıkar. Bu biraz sarsıcı, biraz da şanslı; çünkü grup tüm bunları taşıyabilir. Bu bazen bir başkasının hayatına eşlik ederken ortaya çıkabilir. Sanılan şeylerin aslında sanıldığı gibi olmadığının kurtuluşu bu sayede inşa edilebilir.

Libet Deneyi: Nörobilim Nasıl Yaklaşıyor

Nörobilim alanında yapılan bazı çalışmalar karar verilen ve yapılan bazı eylemlerin çok öncesinde zaten kodlanmış olduğunu ortaya çıkaraniddialar ileri sürmektedir. Felsefe ve psikoloji alanının sezgisel yaklaşımı ampirik alanda kendine bir zemin bulmuş gibidir.

Libet’in 1983 yılı deneyi, bilek hareketinden 550 milisaniye önce bu hareketin beyinde kararlaştırıldığını öne sürmüştür. Bilinçli bir karar öncesinde zaten hâlihazırda bu hareket belirlenmişti diye ifade edilir. Son ve Haynes’te benzer şekilde yaptıkları fMRI çalışmasında bir hareket gerçekleşmeden 7 saniye öncesinde o hareketin olacağının netlik kazandığını vurgulamıştır. Bilinç öncesi zaten altta yatan bir neden bu hareket ve eylemlerin yönünü belirlemekteydi. Niyet, bilinçten çok önce kodlanmıştı. Bu araştırmada, katılımcıların hangi kolu hareket edeceklerini seçmeleri 7 saniye önce beyinden yayılan sinyallerden tahmin edilmişti.

Bu nörobilim çalışmaları tam da kendi iradesiyle fırlatıldığını sanan taşın hikayesini anlatmıştır. Taş fırlatılmadan önce onun zaten fırlatılacağı bilgisi kodlanmıştı. Libet, Soon ve Haynes tam da bunu ortaya çıkarmıştır. Sosyolojik olarak ise bu şu tartışmaya zemin açabilecek noktadadır. Şu an sosyal grupların ve toplumların hareketleri belki çok öncesinde belirlenen bir yapıdadır. Sonuç değil, sonuca eşlik eden deneyim ve süreçler bu yönü belirlemişti bile. Daniel Wegner bu konuyu ortak bir bilinçdışı sürecinin etkisi olarak yorumlamıştır. Ona göre bilinç karar almaz, kararı sadece okur. Bu da kitabı okurken onu yazıyormuş hissi gibi bir çelişki yaratabilir.

Kontrol Yansıması ve Farkındalık

Fırlatıldım demek hiç o kadar da yazıldığı gibi söze dökülmesi kolay değildir. Burada edilgen olmaktan, karar verici olamamaktan, pasif ve güçsüz kalmaktan bahsediyoruz. İlginç bir paradoks olarak kişi ne kadar çok düşmüşse ve yaralanmışsa o kadar zor bir şekilde bu edilgenliği kabul edecektir. En çok kontrol etmeye çalışanımız belki de en çok düşenimizdir. Bu mesele bir belirleyici alan olarak insanın gelişiminde kendini gösterir. Doğmak, bir bakım verene ihtiyaç duymak, bakım verenden ayrılmak ve büyümeye çalışmak, uyumlanmak, nesne olmak, adapte olmak. Bütün bunlar bu belirleyici alanın parçalarıdır. Bu kontrol yansıması H. Kohut’un narsistik yapılanma yaklaşımı açısından düşündürücüdür. Büyüyebilmek için önemli bir ötekine bağlı olmak ve onların duygusal ve deneyimsel tarzının etkisinde kalmak “yani bir nesne” olmak taşınması zor bir durumdur.

Eğer tüm bu fırlatılma durumları, başımıza gelenler, hangi yolda olduğumuz gibi konularda bir başkası etkili olduysa tıpkı taş metaforunda fırlatılan kaynağı bilmek gibi varoluşsal olarak dayanılmazdır. Hayata dair kurulan güçlü fantezilerin ve savunmaların yıkılmaya başladığı yer tam da burasıdır. Bazen “benim hatam”, “ben istedim”, “benden dolayı” demek edilgen kalmaktan daha kolaydır. Bu, bazı kişilerin neden sıklıkla suçlu hissettiğini de açıklayabilir. Çünkü suçlu hissetmek “başıma geldi” demekten daha kontrol edilebilir bir zemin sağlayabilir. Bazen ertelemek de benzer bir işlev sağlayabilir, kontrol hala kişinin kendisindedir. Terapide tam da burada o önemli soruları yeniden açar: ertelemenin, kontrol etmenin imkansız olduğu o kriz anlarında.

Ama şu hataya düşülmemeli; soru sorabilmek ve bilinç alanına dair çalışabilmek için illaki düşmek gerekmez. İllaki bir kriz de gerekmez. İnsan bazen merak ederek, bazen felsefeyle ve bazen sanatla yani yerleşik hayata geçmeden önce insanoğlunun atalarının mağara duvarlarına resim çizmesi gibi bir sürü farklı yolla bu soruları sorabilir. Çoğunlukla yeterince iyi bir ilişki ağı da bu soruları imkan tanıyabilir; mesela iyi bir arkadaşlık ya da iyi bir aile ilişkisi veyahut güçlü bir terapötik ilişki gibi. Ama şöyle bilinç ve edilgenlik arasındaki ilişkiye bakmak her zaman acı verici olmasa da biraz sarsan biraz düşündüren bir alan açabilir. Burada anlamak veya bilmek her zaman yeterli değildir. Bilmek yeterli olsaydı yazılı kaynaklara bakmak tüm bu sorulara çözüm bulabilmek için yeterli olabilirdi ama maalesef hayat akışı kavrayışı daha da önemsiyor gibi. Bu kavrayış bilmenin kavrayışı değildir. Winnicott’un ele aldığı gibi bazı şeyler yaşanmak zorundadır; bilinmek ve anlaşılmak zorunda değildir.

Geriye Kalan Sorular

Havaya fırlatılan taş bir bilinç kazansaydı acaba öncesini merak eder miydi? Bu her zaman mümkün değildir. Bunun mümkün olması için herhalde yolunda gitmeyen bir şeylerin olması, bu olan şeyler üzerine bir düşünme faaliyeti olması ve son olarak bu düşünmeye doğru bir sorumluluk ve çaba olması gerekirdi. Çünkü tıpkı taş gibi insanın kendi hikayesine, insanın kendi ailesinin hikayesine veya toplumun hikayesine bakabilmesi sarsıcı bir sürü duyguyu da ortaya çıkarabilir. Çünkü savunmalar ve inançlar tıpkı Mısır piramitlerinin neredeyse kusursuz inşası gibi güçlü bir şekilde inşa edilmişlerdir. Bu yazıda değindiğimiz gibi mesela dil çok sağlam bir şekilde inşa edilmiştir. Ayrıca savunmalar kişiyi koruyabilmesi için de vardır. Psikodramatik bakış açısıyla çok güçlü katı roller ve izin verilmeyen bir sürü roller bulunmaktadır. Kohut’un paylaştığı Narsistik yapılanma yani bir bakıma edilgenliğin yarattığı o korku bunun önünde engeldir. Bu açıdan bakıldığında düşmeden önce veya düştükten sonra bilinç alanı dair soru sormak gibi bir katılıktan bahsedemeyiz. Belki de Spinoza'nın mektuplarında geçen bu ifade, en çok da buna rağmen yani bir sürü nedenine rağmen hala akış içinde olabilmek, üretebilmek ve sevebilmek ile ilgilidir belki de.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir